“Sessizliğin Dile ve Eyleme Dönüşümü”

April 26th, 2013 § 0 comments § permalink

Bazen bana demek istediklerini bir türlü diyemediklerinden, yazdıklarını bir türlü başkalarına gösteremediklerinden yakınan insanlar oluyor… Onlarla konuştukça anlıyorum ki söylemek istedikleri karınlarında birikmiş, ağırlaştırmış onları, içlerine oturmuş, uyurken veya yemek yerken, koşarken veya konuşurken acıtıyor. Söküp atmak ve tüm dünyaya deşmek istiyorlar içlerinde biriken bu sözleri ve imgeleri fakat bir şeyler engelliyor onları her defasında.

Bu hisse hiç de yabancı değilim ben; sebebi çoktur fakat sosyal anksiyete ile boğuştuğum yıllar boyunca ve hâlen bu hisleri kim bilir kaç kere yaşadım ve yaşıyorum. Yalnız olduğuma veya benimle bu sitemlerini paylaşanların yalnız olduğuna da inanmıyorum; zira her defasında yazar Audre Lorde’un “Sessizliği Dile ve Eyleme Dönüştürmek” eserindeki o mühim ifadesi aklıma geliyor, yaklaşık bir tercümeyle, “Ve elbette ki korkuyorum; zira sessizliğin dile ve eyleme dönüşümü, nefsi ifşâ etmek, teşhîr etmektir.” Korkuyoruz ve acıyoruz ve sızlıyoruz ve ürküyoruz ve kaçıyoruz zira “ifade etme” eyleminin ta kendisi nefsimizi, benliğimizi, özümüzü ifşâ etmek, teşhîr etmek; bu acıtmayacak da, korkutmayacak da ne acıtacak, korkutacak? 

Peki o vakit, nasıl üstesinden gelmeli bu korkunun, bu acının? Hem, nedir hakîkaten önemi sessizliklerimizi, içimizde biriken kelimelerle delmenin, yok etmenin? Bu husustaki sitemlere yanıt verirken ne kadar sık Audre Lorde’un ilgili eserinden alıntı yaptığımı fakat bu kısacık konuşma/nesirin Türkçe bir çevirisinin olmadığını fark ettim. Ve dedim, çevirmeli bunu. Kelimesi-kelimesine bir çeviri değil altta ki zira kelimesi-kelimesine çevrilebilmek için fazla edebî Audre Lorde, bununla birlikte mânâyı Türkçeye aktarabilmek için elimden geleni yaptım. Öyleyse, buyrun:

*****

» Read the rest / Devamını okuyun «

Kesişimler, Çocuklar, ve Sansasyonalizm Peşinde Yetişkinler

April 15th, 2013 § 0 comments § permalink

Hollanda’da bir Türk ailenin yedi yaşındaki çocuğunun, koruyucu aile olarak Hollandalı lezbiyen bir çifte verilmesi, vekâletin de çocuğun annesinden alınarak bu çifte verilmesii ile Türkiye’de bir “koruyucu aile” (ve beraberinde “evlat edinme”) tartışması başgösterdi. Bu tip durumların her biri kendine has özellikler, bağlamlar, öncelikler barındırır; bununla birlikte, açıkçası benim ilgimi çeken bu özel vakanın kendisinden çok bu özel vakanın içerisinden çıktığı durum kategorisi ve bu kategori etrafında dönen tartışmanın içeriği. Tanımlamam gerekirse, bu durum kategorisini şöyle tanımlarım:

 

Bir çocuğun, çeşitli sosyal sebepler dolayısıyla, etnik ve dinî kültürü farklı olan bir aile tarafından evlat edinilmesi veya koruyucu aile olarak sahiplenilmesi. Ek olarak, çocuğun içerisine doğduğu etnik ve dinî kültürel yapının, evlat edinen aile veya koruyucu ailenin yaşadığı [veya yaşayacağı] toplum veya ülkede “azınlık” statüsünde olması.

 

Kanımca bu durum oldukça çetrefilli ve birçok farklı değer ve kavramın kesiştiği bir yer. Yukarıdaki ilgili olay da bu kategori içerisine girse de ve özellikle Türkiye tarafının çeşitli argümanlarında sanki bu kategorinin barındırdığı derin kültürel kesişimlere ve hassasiyetlere atıf varmış gibi gözükse de, tüm bu kategori tek bir detay uğruna görmezden gelinildi tartışma boyunca: koruyucu ailenin lezbiyen olması. Oysa ki, bu detay, en fazla ilgili kategorinin içerisinde yeni bir kesişimi [yani karşıt kültürel değerlerin cinsiyet ve cinsel yönelime farklı yaklaşımlarını] ortaya çıkarmakta. Üstelik, etraflı bir şekilde cinsiyet ve cinsel yönelimler bağlamında evlat edinme ve koruyucu ailelik kurumları tartışılmadı bu vesileyle; hayır, tartışma bir “Türk aile yapısı ve ahlâkı elden gidiyor” ile “pis homofobikler” düzeyinde kaldı. İşbu sebeple ben, iki noktaya da daha analitik bir şekilde yaklaşmak ve mümkünse bu tartışmayı farklı bir boyuta çekmeye çabalamayı arzu ediyorum.

» Read the rest / Devamını okuyun «

Halil Cibran ve Aşk Üzerine

March 3rd, 2013 § 0 comments § permalink

Bir süre önce Naira Badawi ile karşılaştım; kendisi pek aktif, pek siyâsî, pek yetenekli bir yazar. Bazı şiirleri beni öyle etkiledi ki hemen bunları çevirmek, olabildiğince fazla insana duyurmak istedim. Gel gör ki hayat benim arzularımın ötesinde sistem arzularına daha fazla değer biçiyor; “iş-güç” derken ancak vakit bulabildim bazı şiirlerini çevirmeye. 

Daha önce de defâlarca dediğim gibi, bu meslekle uzun süredir uğraşsam da kendimi yeterli ve yetenekli bir tercüman saymıyorum, fakat duyulması, okunması gerektiğine inandığım şiirleri paylaşmak için bir araç olarak kullanıyorum tercümeyi; işbu sebeple, bu alanda özellikle yeteneği olanlara çağrım, İngilizce yazan bu genç şairin eserlerine biraz göz atmaları ve beğendikleri takdirde tercüme etmeleri.

Bu şiirin herhangi bir adı yok, ve belki olmasına da gerek yok. 

***

 

Halil Cibran’la karşılaştım

Üniversitenin kütüphanesinde;

modadan konuştuk,

iş bulmaktan, oburluktan

senden bahsettim ona, habîbî,

o da böylece bahsetti aşktan

 

seni takip etmemi önerdi

peşinden koşmamı,

kumlarda bıraktığın

her ayak izinde uyumamı,

kabûl etmemi

bu meşakkâti,

tamâmen senin olmaktan doğan

bu ızdırâbı…

 

ki sakın unutma

muhabbetle, sesinin üzerine titrediğimi;

telâffuz ettiğin her bir kelimenin

hatırlandığını, saygı ile tâltîf edildiğini, ve,

lütfen, rûyâlarımda zuhûr et yeniden,

istersen kır parçala cümlesini,

bunu yapabileceğini zâten haber etti bana,

bekliyorum o yüzden, çarmıha ger beni,

kabûlüm var.

 

biliyorum

ruhumun derinliklerinde

köklerim içiçe girmiş

seninkilerle,

toplayıp biraraya getirmişsin beni,

şefkâtle – yumuşak ve tatlı parmaklarla

salt, beni çıplaklığımda yoğurmaya

aşkım ifşâ olana dek,

yeniden ve yeniden…

 

medeniyyetimin

kabuğunu soyuyor,

ve za’fiyyetimi teşhîr ediyorsun,

bal rengi gözlerinde izlediğim

açlığı doyurmanın arayışındayım,

işte bundan

Cibran’ı dinledim

ve şarkı söyledim sana, her gece

 

kâğıdıma anlattım

varlığının

her bir detayına

ne denli taptığımı

ve şimdi sana anlatıyorum,

muhtacım sana

dünyadaki

bütün kâğıtlardan

bütün mürekkepten

ve bütün kelimelerden,

daha fazla.

 

* Orijinal İngilizce şiir için, buraya bakabilirsiniz.

Bir Protestonun İfşâ ettikleri Üzerine

February 21st, 2013 § 5 comments § permalink

Türkiye’deki protestolara dair büyük bir çekincem var: gözlemlediğim kadarıyla herhangi bir işleve sahip olmamaları. Bunu özellikle de üniversiteler ve partizan gruplar bağlamında gerçekleşen protestolarda görüyorum: hiçbir yapıcılık veya üretkenlik yok sanki… sanki insanlar sadece deşarj olmak için veyahût bir tür ideolojik ibâdet olarak eylem yapıyor. İşbu sebeple açıkçası ODTÜ’de arada sırada gerçekleşen eylemleri genelde takip ettiğimi söyleyemem. Böylece, geçenlerde Sevan Nişanyan’a karşı gerçekleşen protestoyu da başta takip etmedim, çok ilgimi çekmedi… ta ki bir şey olana kadar. Olan şeyi – ilgili protestoyu gözlemleme ve protestoyu yapanları güçlü bir şekilde savunmama sebep olan şeyi açıklamadan önce protestoya dair izlenimlerimi belirtmek isterim.

Nazi imgelerinin, ironik olmaya çalışıldığında dahi, başıboş kullanılmasını kesinlikle doğru bulmuyor, en hafif ifâdeyle tatsız buluyorum. İnsanları, “insan”lıktan çıkararak sistematik olarak katletmiş bir rejimin imgeleri bu kadar rahat ele ve ağza alınmamalı. Bunun dışında kürsü işgâlini de, istisnâî bazı durumlar hâricinde, işlevsel, yapıcı bulmadığım için genelde bir aktivist olarak tercih etmiyorum. Kısacası, şahsen büyük ihtimalle bu tarz bir protestoda bulunmazdım. Bununla birlikte, benim bireysel tercihlerim ve hassasiyetlerim ne olursa olsun, herkesin protesto hakkı bâkîdir; protesto da bir tür ifâdedir ve bu sebeple ifâde özgürlüğü bağlamında evrensel bir haktır.

Peki normalde ilgilenmediğim bir olay üzerine, benzeri bir metodolojiyi benimsemediğim aktivistleri niçin iki gün boyunca, yolculuk hâlindeyken, uykusuz bir şekilde inâdına savundum? Sebebi basit aslında: eyleme katılıp katılmamak bir yana, eylemi yapanlar ve eylemin kendisi hak etmediği yaftalara sokularak, sıklıkla cinsiyetçi, ataerkil, ve kadın düşmanı bir dil ile korkunç bir saldırıya, özellikle sosyal medya bağlamında bir “linç”e mâruz kaldı. Gerek bu saldırıların ve yaftalamaların teşkil ettiği sorun, gerekse bunlara yol açan güç ilişkileri, cinsiyetçilik, ve ataerkil partizanlığı reddetmek adına ilgili eylemi gerçekleştiren kişilerle – onlara ve eylemlerine katılalım katılmayalım – dayanışmanın ve müdafaanın mühim olduğunu düşünüyorum. İlgili saldırıların, yaftalamaların, ve çeşitli karşıt argümanların cinsiyet, cinsel yönelim, güç ilişkileri (özellikle cinsiyetlendirilmiş/gendered güç ilişkileri), ifâde özgürlüğü, din versus sekülarizm vb. açılardan incelemeye tutulması kanımca gerekli. Nâçizâne, şâhit olduğum birkaçını burada incelemek istiyorum.

» Read the rest / Devamını okuyun «

Mahremiyet, Abortion, and Sexuality: A Critique

February 20th, 2013 § 0 comments § permalink

Mahremiyet (Turkish word from Arabic harami, via mahram) is a favourite concept of mine that is hard to translate to English; privacy and intimacy come close and often corresponding, but not truly equal as the concept behind the word is product of a different set of cultures, geographies, and philosophies. Even when you ignore some of its more specific meanings in fiqh, it still has a large set of a variety of meanings. Being interested in topics of sexuality and women, the concept at times has given me insights that are not found in the mainstream literature on these topics.

So imagine my surprise when dear @kawrage showed me an article that attempts to utilise “mahremiyet” to tackle an issue that’s very personal to me: abortionii (debate) in Turkey. Another surprise was the fact that I actually knew the author of the piece personally, so I was intrigued even more. Unfortunately, I found the article lacking in many aspects and since this is a noteworthy topic, I wanted to highlight some of the main issues I have with it.

» Read the rest / Devamını okuyun «