Demokrasi Kavramı Üzerine: “Artık Hepimiz Demokratız”

March 15th, 2014 § 0 comments § permalink

Basıldıktan kısa bir süre sonra okuma fırsatı bulduğum ve “bunu mutlaka çevirmeliyim” dediğim bir yazı idi Wendy Brown’ın “Artık Hepimiz Demokratız”ı, gelin görün ki yıllardır “ha yapacağım he edeceğim” şeyler listesinin en tepelerinde toz topladı ancak. “Demokrasi” kavramının her yanı sardığı, her türlü bağlam ve kategoride karşımıza çıktığı, bir bakmışsınız etik bir terim bir bakmışsınız siyâsî bir terim olarak savrulduğu, her kalıba girdiği, her işe yaradığı, yani bir nevî bugünlerin kibrît-i ahmer’ine dönüştüğü her açıdan pek karışık dünyamız ve siyâset idrâkimizde bu yazının kinâyeli dili ile hem de şöyle pek muhtaç olduğumuz bir tokat olduğuna inandım uzunca bir süredir… 

Sonunda tembelliğimi silkeleyip yazıyı çevirmeye başladığımda ise, girizgâhını çevirdikten sonra fark ettim ki meğer yazının içinde bulunduğu derleme eser “Demokrasi Ne Âlemde?” adıyla zâten Türkçeye çevrilmiş! Hem de 2010′da! Yani iyi ki tembellik yapmışım belki de, onca emek çevirdikten sonra bir işe yaramaması üzerdi… İlgili eser gerek Wendy Brown’ın bu makalesi, gerekse demokrasi üzerine birçok başka mühim ve düşündürücü makale içeriyor ve şiddetle şiddetle tavsiye edeceğim bir eser (içinde Agamben olan bir eseri şiddetle tavsiye etmemem zâten nâmümkün!). 

Ama görüyorsunuz ya, ben bu makalenin girizgâhının kaba çevirisini bitirmiş bulundum. İşte bu yüzden dedim ki, belki ancak bir kaba çeviri, ve belki eserin tam ve zannımca güzel (zirâ yayınevi olan Metis’e güvendiğimi söyleyebilirim) bir çevirisi var, fakat eseri ve konusunu aşağı yukarı tanıtabilmek için bu kaba taslak çeviriyi paylaşmak yararlı olacaktır. Böylece kitabı ve Brown’ı da tanıtmış olurum düşüncesiyle, yaptığım kaba taslak çeviriyi aşağıda paylaşıyorum:

“Artık Hepimiz Demokratız…”

 

Wendy Brown

 

Demokrasi, Tekrar Hoş geldin

- Obama’nın seçilmesine dair manşet,

The Beaver’dan. (London School of Economics’in gazetesi)

6 Kasım 2008

 

Boş bir Gösteren olarak Demokrasi

 

Bugün demokrasi tarihsel olarak paraleli olmayan bir küresel popülerliğe sahipse de, hiç bu kadar kavramsal açıdan başıboş veya maddî açıdan kof olmamıştı. Belki de demokrasinin bugünkü popülerliği anlamındaki ve pratiğindeki açıklık ve hatta bomboşluğuna dayanıyor – herkesin rüyâlarını ve ümitlerini bağlayabilecekleri boş bir gösteren, Barack Obama misali. Veya belki de modern demokrasinin çift-yumurta ikizi olan ve her daim ikili arasında daha gürbüz ve kurnaz olmuş olanı, kapitalizm, sonunda demokrasiyi bir “marka”ya indirgemeyi başardı, bir ürünün satılabilir imajını içeriğinden tamamen ayıran meta fetişizmine dair o son modern cilveye. Veya belki de, Whigci tarihle dalga geçer şekilde, modernite tarafından çoktan bertaraf edilmiş olması gerekilen bir şiddetle birbiriyle çarpışan uluhiyetler içeren yirmibirinci yüzyılda, demokrasi yeni bir dünya dini olarak ortaya çıkmış durumda – belirli bir siyâsî güç ve kültür biçimi değil de Batı ve hayranlarının tapındığı ve kendisi yollu bir ilâhî amaç ile Batı emperyal haçlılarının şekillendirildiği ve meşrûlaştırıldığı bir adak taşı, sunak.

 

Demokrasi bugün sadece dünya çapında değil aynı zamanda siyâsî yelpazenin her yanında da yüceltilmekte. Post-soğuk savaş rejim değişimcileri, hâlâ girişimcilik saatinde mest olan eski Sovyet tebası, neoliberalizm avatarları, ve asla pes etmeyen liberaller ile birlikte Avro-Atlantik Sol’u da bu markayla büyülenmiş durumda. Marx’ın Hegel tematiğinden dönmesi sonrası siyâsîyi terk edişine çâre olarak demokrasiyi selamlıyoruz (veya komünizmle kastedilenin zâten başından beri radikal demokrasi olduğunu söylüyoruz), bugüne kadar denenmemiş gayeler ve ahlâkî değerler [ethoi] için demokrasiyi elde etmeye çalışıyoruz, “gelecek demokrasi”den, “sayılmamışların demokrasisi”nden, “egemenliği demokratize etmek”ten, “demokrasi atölyeleri”nden, “demokrasiyi çoğullaştırmak”tan bahsediyoruz, ve daha niceleri. Berlusconi ve Bush, Derrida ve Balibar, İtalyan komünistleri ve Hamas – artık hepimiz demokratız. Peki ama demokrasiden geriye kalmış olan ne?

Müslüman kadınlara kulak verin…

January 13th, 2014 § 0 comments § permalink

Twitter’da Müslüman bir kadının (@YxxngHippie), kendisi gibi kadın hakları savunusu yapan diğer Müslüman kadınların ilgisini çekebilir ve fikir alışverişine yol açabilir ümidiyle ortaya attığı bir “hashtag”/“trend” #lifeofamuslimfeminist yani “Müslüman bir feministin hayatı”. Ortaya atıldıktan kısa bir süre sonra birçok Müslüman kadın tarafından çok çeşitli katkılara ve paylaşımlara sahne oldu bu başlık ve güzel bir tartışma ve fikir alışverişi ortamı oluştu diyebilirim.

Hashtag’te “feminist” lafzı geçse ve katkıda bulunanların kayda değer bir kısmı kendisini “feminist” olarak nitelendiren Müslüman kadınlar olsa da, katkıda bulunan herkesin feminist olduğu söylenemez; nitekim açıkça feminist olmadığını veya kendisini böyle tanımlamadığını belirten ve paylaşımda bulunan arkadaşlar da oldu. Başlık altında toplanan fikirlerin, sıkıntıların, paylaşımların çoğu Müslüman kadınların yaşadığı çok çeşitli sıkıntılar ve haksızlıklar üzerineydi. İşbu sebeple, kendinize feminist deyin demeyin, feminizmi uygun bir hareket olarak görün görmeyin, eğer dünyanın bambaşka yerlerinden, farklı yaşlardan ve ırklardan ve mezheplerden belki yüzlerce belki daha çok Müslüman kadının hayat deneyimlerini paylaştığı bu başlığa göz gezdirmenin çok faydalı ve gerekli olduğu kanısındayım. Zirâ söz konusu ne vakit kadınlar olsa, sesi en çok çıkan kadınlar değil erkekler oluyor ve bu da yetmezmiş gibi, söz konusu “Müslüman” kadınlar olduğunda en çok sesi çıkanlar Müslüman düşmanı ve Müslümanların deneyiminden, bir din ve sosyokültürel fenomen olarak İslam’dan çok çok uzakta olan erkekler oluyor. Bu küresel anlamda geçerli olduğu gibi, ülkemizde de geçerli kanımca; yıllarca Müslüman kadınların giyiminden kamusal alandaki konumlarına, birçok sorunları ve varoluşlarının ta kendisi laik erkekler (ve bazen laik kadınlar) tarafından tartışıldı. Ayrıca bu başlıkta Müslüman kadınların deneyimleri toplandığı için sadece cinsiyet bazlı ayrımcılıklara dair paylaşımlar olmadı: Müslüman kadınlar yaşadıkları ırk, mezhep, sınıf, cinsel yönelim vs. bazlı ayrımcılıklar ve özellikle “Müslüman düşmanlığı”ndan (veya şahsî tercihim olmayan bir başka deyişle “İslamofobi”den) da bahsettiler, çok yerinde çeşitli eleştiriler gördük. Son olarak, “feminizm”in kendisi üzerine de birçok ilginç ve eleştirel paylaşım oldu ki bu da kanımca oldukça değerli ve yapıcıydı.

 

Çoğunluğa ulaşabilmek adına bu tip trendlerde sık yaşandığı gibi bunda da hakim dil İngilizce oldu. Bu sebeple, ilgili tartışma ve paylaşımları daha erişilebilir kılmak, dünyanın farklı yerlerinden Müslüman kadınların seslerini daha büyük bir kitleye duyurabilmek, yayabilmek adına şahsen özellikle beni etkileyen ve düşündüren, belirli ölçülerde katıldığım bazı etkileşimleri ve “şakıma”ları sizinle paylaşmak istiyorum. 140 karaktere sığmayacak tartışmalar kesinlikle bunlar ama 140 karakterde dahi çok şey söylemeyi başardık bence; bilmiyorum siz ne düşünürsünüz…

» Read the rest / Devamını okuyun «

İmtiyazlar ve Mağduriyetler: Ayrık İki Kategorinin Ötesinde Çakışan ve Çatışan Gerçekler

November 1st, 2013 § 4 comments § permalink

Obama’nın ABD’de başkan seçildiği ilk günlerde bazen Beyaz kimselerin Siyah kimselere “artık ırkçılık bitti değil mi?” dediğine rastlıyordum; bu bizzat rastladıklarım tabi, yoksa zaten internette ve medyada özellikle Beyaz kimselerin sıklıkla dile getirdiği bir konuydu bu. Bu soruya maruz kalan Siyahlar ise sorunun absürtlüğü karşısında isyan ediyordu.

 

Evet, bugün ABD Başkanı Siyahî bir birey. Ayrıca, bugün aynı ABD’nin hapishanelerinde, nezarethanelerinde, ve gözetim altındaki Siyah erkek sayısı, Amerikan İç Savaşı öncesi, 1850′deki Siyah erkek köle sayısından daha fazla.i Bugün aynı ABD’de, her 10 Siyah erkekten 1′i hapsedilirken, aynı oran Beyaz erkeklerde 64′te 1′e düşüyor. Siyahlar ve Beyazlar uyuşturucu suçlarında eşit oranlarda katılım göstermelerine rağmen, ve Siyahların ABD nüfusunun sadece %13′ünü oluşturuyor olmasına rağmen, Siyahlar uyuşturucu suçlarından dolayı hüküm alanların %44′ünü, hapsedilenlerinse %37′sini oluşturuyorlar.ii Bunlar kompleks ve çok boyutlu bir sorunun sadece belirli bir boyutundan bazı veriler, yargı alanındaki eşitsizliğe işaret ediyorlar; sorunun kapsamı çok çok daha büyük, sosyal, ekonomik, siyâsî, ve elbette sosyokültürel: 19. yüzyıldan beri varlığını sürdüren ırkçı “blackface” (“siyahyüz”) ve ilgili “Siyahî parodisi” uygulamasının dahi – aynı popülariteyi sürdürememiş olsa da – devam ettiğini görüyoruz.iii ABD’de köleliğin kaldırılmasının üzerinden yüz yılı aşkın bir zamanın geçmiş olması, Siyahlara uygulanan segregasyonun (fiziksel alanın Siyahlar ve Beyazlar için ayrıştırılması, Beyazlara-özel fiziksel alanlar vs.) sonlandırılmasının üzerinden onlarca yılın geçmiş olması, bugün ABD Başkanının Siyahî olması… ne yazık ki bunların hiçbiri ABD’de Siyahlara karşı sosyal, kültürel, ekonomik vs yönlerden ayrımcılığın ve adaletsizliğin bittiği anlamına gelmedi, gelmiyor. Bu anlaşılır da bir şey: ayrımcılıklar, adaletsizlikler sadece bireysel değil, sistemik ve sistematik şekilde mevcut, varolan devlet yapısı, toplum yapısı, kültürel algı, ekonomik sınıf sistemi vs hep ilgili ayrımcılıklar ve adaletsizlikler üzerinden şekillenmiş yüzlerce yıl boyunca. İleriye doğru adımlar illâ ki sistemi çökertmiyor, sistem içerisinde açtığı gedikler dahi zaman zaman hızlıca sistem tarafından geri kapatılabiliyor.

 

Bunu ne vakit Türkiye’deki arkadaşlarla tartışsam – solcu arkadaşlarla, liberal arkadaşlarla, seküler arkadaşlarla, orta sınıftan arkadaşlarla – büyük oranda katıldıklarını görüyorum. Nitekim bu kavraması zor olmayan bir gerçeklik: birkaç yasa değişikliği ile birkaç bireysel veya sembolik değişimlerle devasa kurumsallaşmış yapılar, yerleşmiş algılar çökmüyor. Bununla birlikte, ilginç bir şekilde, Beyazların “post-ırkçılık” söyleminin benzeri, “artık Siyah X var, o yüzden ırkçılık bitti” algısının izdüşümlerini aynı solcu, liberal, seküler arkadaşlarımdan özellikle son bir yıldır Türkiye bağlamında duyuyorum.

» Read the rest / Devamını okuyun «

Gezi’nin Başörtülü Kadınlarla İmtihanı veya Türkiye’de “Beyaz Feminizm”e bir Bakış

July 27th, 2013 § 12 comments § permalink

Gezi sürecinin henüz ilk günlerinde başörtülülere karşı çeşitli tacizlerin ve saldırıların olduğu haberleri yayılmaya başlayınca, üzülerek ifade etmeliyim ki hiç şaşırmadım. Gerçek şu ki çoğu Müslüman başörtülü kadın ömründe en azından bir kez, sıklıkla birçok kez, çeşitli tacizlere ve saldırılara maruz kalmakta ve bunların bir kısmı kadınlığı ile ilgiliyken büyük bir başka kısmı da görünebilir Müslümanlığı ve bu iki kimliğin kesişiminden doğan çeşitli siyasî, sosyal, ekonomik, ve kültürel yargılarla ilgili. Bunu elbette bir istatistikî veri olarak sunmuyorum; bu örtülü Müslüman bir kadın olarak kendi deneyimim ve çevremdeki bu kimliğe sahip nice kadının tanıklıkları ve deneyimlerinden doğan bir durum tespiti. Bırakın Türkiye’de günlük karşılaşılan tacizleri ve saldırıları, bizzat, Türkiye’den sekiz bin küsûr kilometre ötede, Kanada’da dahi yine “Türklerden” başörtülü bir Türkiyeli olduğum için çeşitli saldırılara mâruz kalmış birisiyim.

 

Zaten onlarca yıldır varolan bir ayrımcılık ve son birkaç yılda değişen sosyoekonomik dinamikle birlikte artan bir kutuplaşmanın üzerine, Gezi süreci belirli kesimlerin kaygılarının bir patlaması ve sosyal kutuplaşmanın ayyuka çıkmasını beraberinde getirdi. Bunun sonucu olarak bu tarz taciz ve saldırıların artması ne yazık ki kimseyi şaşırtmaz. Bunun tahmin edilebilir olması elbette kötülüğünden ve yanlışlığından hiçbir şey kaybettirmiyor. Fakat açıkçası beni asıl şaşırtan bu üzücü gelişmelere Türkiye’deki anaarter feminist hareket içerisinde yer alan birçok tanıdığım ve takip ettiğim kişilerin tavırları oldu. Son birkaç yılda Türkiye’deki feminist hareketin “devlet feminizmi” kökeninden sıyrılıp, daha çoğulcu, daha çok-katmanlı bir harekete dönüştüğü ümidini taşımaktaydım; bu ümidim Gezi süreciyle beraber tamamen yok oldu. Yetmedi, feminizmin en sorunlu kollarının argümanlarıyla birlikte, eski reflekslere dayanan çok çeşitli ataerkil argümanın da feminist ağızlardan çıktığına şahit olduk. Ne yazık ki çoğu kadın hakları savunucusu ve genel olarak Gezi sürecine katılan birçok tanıdığım ve takip ettiğim kişi de bu argümanları hiçbir sorgulamaya tabi tutmadan kabul etti.

 

Bu süreçte Türkiye’deki feminist hareketin karşılaştığı sorunlar ve sınavlar üzerine kapsamlı bir şey yazmak istesek en azından bir kitap yazmamız gerekir; bu sebeple bunun yerine hem doğrudan beni de ilgilendirdiği ve deneyimimle alâkalı olduğu için hakkında daha rahat konuşabileceğim, hem de tartışması daha kolay olacak spesifik bir örnek ile başlamak istedim.

 

İşte bu yüzden, bu yazıda Gezi sürecinde ortaya çıkan başörtülü kadınlara yönelik taciz ve saldırı iddialarına ve bildirilerine karşı yine çoğu feminist hareketten çıkan çeşitli argümanları (safsataları) ele alarak söküme uğratmaya çalışacağım. Son olarak da feminist hareketin geleceğine dair birkaç şahsî kanımı paylaşacağım.

» Read the rest / Devamını okuyun «

“Sessizliğin Dile ve Eyleme Dönüşümü”

April 26th, 2013 § 0 comments § permalink

Bazen bana demek istediklerini bir türlü diyemediklerinden, yazdıklarını bir türlü başkalarına gösteremediklerinden yakınan insanlar oluyor… Onlarla konuştukça anlıyorum ki söylemek istedikleri karınlarında birikmiş, ağırlaştırmış onları, içlerine oturmuş, uyurken veya yemek yerken, koşarken veya konuşurken acıtıyor. Söküp atmak ve tüm dünyaya deşmek istiyorlar içlerinde biriken bu sözleri ve imgeleri fakat bir şeyler engelliyor onları her defasında.

Bu hisse hiç de yabancı değilim ben; sebebi çoktur fakat sosyal anksiyete ile boğuştuğum yıllar boyunca ve hâlen bu hisleri kim bilir kaç kere yaşadım ve yaşıyorum. Yalnız olduğuma veya benimle bu sitemlerini paylaşanların yalnız olduğuna da inanmıyorum; zira her defasında yazar Audre Lorde’un “Sessizliği Dile ve Eyleme Dönüştürmek” eserindeki o mühim ifadesi aklıma geliyor, yaklaşık bir tercümeyle, “Ve elbette ki korkuyorum; zira sessizliğin dile ve eyleme dönüşümü, nefsi ifşâ etmek, teşhîr etmektir.” Korkuyoruz ve acıyoruz ve sızlıyoruz ve ürküyoruz ve kaçıyoruz zira “ifade etme” eyleminin ta kendisi nefsimizi, benliğimizi, özümüzü ifşâ etmek, teşhîr etmek; bu acıtmayacak da, korkutmayacak da ne acıtacak, korkutacak? 

Peki o vakit, nasıl üstesinden gelmeli bu korkunun, bu acının? Hem, nedir hakîkaten önemi sessizliklerimizi, içimizde biriken kelimelerle delmenin, yok etmenin? Bu husustaki sitemlere yanıt verirken ne kadar sık Audre Lorde’un ilgili eserinden alıntı yaptığımı fakat bu kısacık konuşma/nesirin Türkçe bir çevirisinin olmadığını fark ettim. Ve dedim, çevirmeli bunu. Kelimesi-kelimesine bir çeviri değil altta ki zira kelimesi-kelimesine çevrilebilmek için fazla edebî Audre Lorde, bununla birlikte mânâyı Türkçeye aktarabilmek için elimden geleni yaptım. Öyleyse, buyrun:

*****

» Read the rest / Devamını okuyun «

p5rn7vb